Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2019 Perşembe

Edgard Allen Poe - Kuyu ve Sarkaç


Yazarın okuduğum ikinci kitabı ilkini pek beğendiğim söylenemez o kadar tavsiye edildiyse vardır bir hikmeti diye  ikinci kitaba başladım. Yazarın dilini o kadar çok sevdim ki kitap yanımda yokken e kitap olarak başka hikayeler okudum. Tamam kabul ediliyorum bazı hikayeleri zorladı. Özellikle son hikaye Allah ne bitmez hikayeydi.


O kadar zorlandım ki kuzenimden rica ettim o okudu bana. Bir nebze daha keyifli oldu son hikaye. 
 Sahi söylemiştim birileri bana kitap okusun, şarkı söylesin pek severim. 

Buna rağmen yazarın dilini sevdim. Tavsiye ederim.



Alıntı 

 “En vurdumduymaz görünen insanlar bile yüreklerinde sıcak hisler taşırlar. Yaşamak ile ölmek arasında fark göremeyecek kadar kaybetmiş olanların bile ciddiye aldığı konular vardır.” 

“Oysa akıl gerçeği ararken, alışılmış biçimlerin dışına çıkarsa yolunu bulur.”

19 Haziran 2017 Pazartesi

Ali Ural - Satranç Oynayan Derviş

Yazarı ilk nasıl tanıdım hatırlamıyorum. İlk okuduğum kitabıda hatırlamıyorum. Makyaj yapan ölüler ya da körün parmak uçları olabilir. İki kitabın adı da ilginçmiş yazarın tarzı gibi.


  Yazarın dilini seviyorum. Uzun zaman önce satılık ölümü okuyup bir süre etkisinden çıkamamıştım.
Yazarı ne kadar beğenirsem beğeneyim üst üste bir kaç yazısını okuyamıyorum o ayrı dava. Evde ara ara okuduğum tek kelimelik sözlük varken satranç oynayan derviş'e başladım ve severek bir çırpıda okudum. 

Yazarı henüz okumadıysanız posta kutusundaki mızıka ile başlangıç yapabilirsiniz. 


Alıntılar

Gördü.  Tehlikesini gördü görülmenin. Ölmeye başlıyordu övgüden hoşlanınca ruh.

Dil eşikte yatan bir arslan da olabilirdi, yularından çekilen bir deve de. Söz kara yere mavi gökten inmişti. İnmişti te karışmıştı toprağa taşa.  
Sözü çok söyleme, sırasında ve az söyle; binlerce söz düğümünü bu bir sözde çöz! 

Gittiğim her yerde hep tanrılar rastladım; kul olmaya bir türlü razı olmayan insanlara. 

Özgürlük Tanrı'nın bir armağanıdır.  Her insan akıldan yararlanmaya başlar başlamaz,  özgürlükten de yararlanmaya hak kazanır. 

Bende bu kadar, Allaha emanet olun. 

27 Nisan 2017 Perşembe

Nisan ayı bitmeden


Evden uzak iki vasıta ile işe gitmedin artıları eksileri nelerdir desem? Yolda gecen onca zaman, uykusuzluk diye başlar  sürüsüyle madde sayarız. Ben bardağın dolu tarafına bakıp yolda okunan kitaplara değineceğim. 4 adet kitap okumuşum ki beni araba tutar. Midem bulanmasa artık yıllardır okunmayan kitapları bitiririm :)

Vıctorıa - Knut Hamsun

Varlık yayınlarını çok geç keşfettim. Daha doğrusu sahaflardan eski kitaplar almayı geç keşfettim. 
Bir kere o tadı varınca da alası geliyor insanın. O niyetle hikaye kitabı aramıştım sahaflardan ama bulamamıştım. 
Adı ilgili olup ta gerçekte ilgisiz olan satıcılardan dolayıda çok kurcalayamadım, var olanlar içinden ilgimi çeken iki kitapla sahaftan dönmüştüm. 
Yazarın Açlık adlı kitabı her yerde karşımıza çıkıyor. Adı bilindik ama dili bilindik değil. En azından benim için bilindik değil. 
İnce olunca yolda izde okurum dedim. Sabah işe gidince araba / tramvay dolu oluyor kendim zor sığıyorum. Akşam ise ikisine de ilk duraktan binip oturuyorum. Midemin elverdiği ölçüde başladım bu saf kendi halinde olan aşk kitabına. Bu arada aşk kitaplarını da hiç sevmem. Asıl hikaye farklı olacak arada masumcuk bir sevda olacak ki sevebileyim.


Kitap 1969 nisan ayında basılmış. Beşinci basım benimkisi. İlk basım 1952 deymiş. 
Çeviri Behçet Necatigil'e ait. 150 sayfalık ince bir kitap.

Okurken kendimi liseli ergen gibi hissettim. Ergenlikte bile aşk  temalı kitap okula ( tamam bir tane okumuştum adını bile hatırlamıyorum ) gel yetişkinlikte oku. Allahım ben bir Bridget  Jones muyum. Aman Allah korusun, son filmi saçma bulmuştum. Rabbim bizi şaşırtmasın.
Kendi halinde saf masum bir sevgiyi oku gel burada cıvık cıvık benzetme yap olacak şey değil.
Çık cık cık kınadım kendimi.
:)

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat  - Stefan Zweig 

Yazarın okuduğum 4. kitabı. Geç tanıdım beğendim diye pek çok kitabını indirdim. Hemen okudum mu? Hayır başka iki kitabına başladım,  beğenmedim yarım bıraktım. Sonra ince diye buna başladım. İki hikayeden oluşuyor kitap  İlki kitaba adını veren hikaye. Çok fazla bölünerek okudum diye mi bilinmez sevmedim. Bir yüreğin ölümünü  ise severek okudum. 

Alıntı - Bir Yüreğin Ölümü

Bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da
her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç gerekmez; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı
yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder. Biz insanoğlu, kendi
anlaşılmaz dilimizde bu ilk hafif dokunuşlara bahane deriz ve onun o küçücük cüssesiyle
çoğu zaman muazzam etkili gücüne şaşar kalırız; fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya
çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar
başladığında kendini belli eder. Kader, yüreğe dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve
kanda içten içe ilerler her zaman. Kişinin kendini tanımaya başlaması aslında kendini
savunmaya başlamasıdır ve bu, çoğu zaman beyhude bir savunmadır.

Bir başkasının yüreğinin parçalanması sizi neden ilgilendirsin ki... önemli olan sizin zevk
almanız.

Gezgin - Halil Cibran

Yazarın okuduğum ikinci kitabı. Dilini beğensem de abartıldığı kadar güzel olmadığını söyleyebilirim. 
Kürk mantolu madonna ne çok abartılmıştı. Bende inat edip okumamıştım. Bir an beğenmeyeceğimi düşünüp başlamış çok beğenmiştim. 
Bu yazarı da öyle bekliyordum ama beklediğimi bulmadım. 
Kötü mü ? Hayır, gayet güzel bir dili var ama aynı mesele. Neden bu kadar abartılıyor. Belli başlı yazarlar okunmazsa kitap okunmamış sayılıyor ben onu anlayamıyorum. 

Yazarı yeni tanıdığımı söylesem de okuduklarım çok tanıdık. Yeni bir kitap okumuşum izlenimi vermedi. Zaten 96 sayfa yarısı da yok. Hemencecik bir günde bitti. Kitabı beğendim mi? ''Çok sanatsaldı beni aştı'' diyeceğim. Hiç bir sonuca bağlanmayan hikayelerden bir ders çıkarmam gerekiyordur herhalde ama olmadı. Ben o mesajı çoğu yazılarda alamadım :(


Bu kitapla birlikte sahaflardan alınmış kitaplardan 8. kitapta bitmiş oldu. 7 adet kitap kaldı, benden beklenmeyecek performans oldu. 

Birde dergi fuarından aldığım dergileri yarılasam ne güzel olur. Sadece gezi saysını biraz okudum. 

Yeni kitap olarak Daha önce başladığım İskender Pala'nın kırk Güzelller çeşmesini cantama attım. Araba beklerken bir iki deneme okurum. Onun dışında   Angele'nin küllerine başladım. İkisini birlikte okuyamam gibi bakacağız artık. 
Sınavlara gelince bir ara hevesle başlamış çalışmıştım. Sonra zevk için okuduğum bölümü kendime ödev bilip yük yaptığımı fark ettim bıraktım. Zevk ala ala okuyacağım ( bu fikirden cayıp pişman olacağım ). Yüksek lisansdan hoca çıkmış soruları soracakmış. Bir kere çözdüm. Yapamadıklarımı bir kağıda yazdım sınavdan önce 20 adet yapamadığım soruya bakar girerim. Şuan için 80 - 85 alırım. 

Şimdilik benden bu kadar. Allah'a emanet olun. 


20 Mart 2017 Pazartesi

Sırca Fanus- Slyvia Plath


İntihar eden bir başka yazarla karşınızdayım. Özellikle uğraşsam depresif yazarları derleyip de okumaya başlayam. Bir şekilde denk getirmişim. İntihar temalı kitaplar, intihar eden yazarlar ve halinden memnun olmayan roman karakterlerini ard arda sıralamışım. 

Ruh halimi yansıtıyor demeyeceğim. çok şükür iyiyim. Tamam çok şey isteyip hiç birine yetişemiyorum ama olsun. Sağlığım sıhhatim yerinde zamanla yaparım. 

Kitaba dönecek olursak. Kitabı yıllar önce not almışım, konu neydi unutmuş gitmişim. Ard arda 3 tane Stefan Zweig okuyunca değişiklik yapayım başka kitap okuyayım dedim. Özellikle de konusuna bakmadım. Millet ''bayıldım, öldüm öyle güzel kitap'' diyecek bende kitaptan soğuyacağım diye. 

Efendim kitap çok güzel başladı.  '' Planlar birbiri ardından aceleci tavşanlar gibi hoplayarak geçiyordu kafamdan.'' diyen bir türlü ne yapacağına karar veremeyen kızımız gayet mutlu gözüküyordu. İç sesi çok güzel yansıtılmıştı. 
Ne oldu ise tüm kıyafetleri terastan uçurdu ve kitap bir anda yön değiştirdi. Böyle bir şeyi neden yaptığı duygusunu yeterince ifade edilmemiş bence. Ya da ben anlamadım, çok şükür. 

Sonradan öğrendim ki otobiyografik romanmış. Daha doğrusu hayatı ile paralellik gösteriyormuş. O yüzden yazar kitabı takma bir isimle çıkarmış. İntihar ettikten sonra gerçek adı ile yayınlanmış. 

''Neden sırça fanus'' derseniz yazar kendini bir fanus içerisine kıstırılmış olarak gördüğü için Sırca fanus. 
Fanus deyince benim aklıma tüm kötüklerden arındırılmış temiz sakin bir hayat geliyor. Yazar olamama  nedenim oradan geliyor galiba. 

Kızımız edebiyat öğrencisi olunca yazarlara, şairlere, dergilere ve kitaplara da değinilmiş.

Finnegans Wake,  Dylan Thomas, Four Quartets,  James Joyce   ve daha niceleri.

 Alıntılarla veda ediyorum. Keyifli pozitif kitaplar okumanız dileği ile.

Korkunç bir hayvanın üzerinden atılmış bir deri gibi pörsük ve terkedilmiş hissediyordum kendimi. Hayvandan kurtulmuş olmak ferahlatmıştı beni, ama ruhumu ve pençelerini geçirebildiği her şeyi de alıp götürmüşe benziyordu.

Tanınmamamın çok önemli olduğunu hissediyordum.

ırmağınakışı, Havva ile Adem’den beriye...

Baştaki küçük harf hiçbir şeyin gerçekte en baştan, büyük harfle başlamadığı, yalnızca kendinden önce geleni izlediği anlamına gelebilir diye düşündüm. Havva ile Adem kuşkusuz Adem ile Havva’ydı ama belki başka bir anlam da taşıyordu.

Ona yalnızca istediklerimi anlatacak ve bazı şeyleri gizleyip bazılarım açıklayarak onun kafasında yarattığım izlenimleri kontrol edebilecektim. Bütün bunlar olup biterken o da kendini pek zeki sanmaya devam edecekti. 

Kafamın içinde bir beyin olmadığını görmemek için insanın kör olması gerektiğini düşünüyordum.

Çünkü nerede olursam olayım  hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.

13 Mart 2017 Pazartesi

Satranç - Stefan Zweig


Yıllar önce okunacak yazarlar listesi yapmıştım. Yazarın ismi orada geçiyor ama fırsat bulup okuyamıyordum. 
Son zamanlarda blog aleminde sıkça karşıma çıkınca okuyayım dedim. 
Bu sayede okumaya başladığım yazarı anlayacağınız üzere  geç keşfettim. Geç olsun ama güç olmasın yavaş yavaş okurum dedim ve üçüncü kitaba başladım. Üç bitmeden ikinci kitabı paylaşayım istedim. 


Adını sıkça duyduğumuz, ben hariç tüm blog aleminin okuduğu kitabımız  yazarın son kitabı Satranç. 

''Kitap neden bahsediyor ?'' derseniz. 

Kitap bir deniz yolculuğunda geçiyor. 
Ünlü bir satranç ustasının dikkatini çekmek isteyen anlatıcımız ilk etapta şampiyonun dikkatini çekmese de ilginç mühendisin dikkatini çeker. 

Mühendis; En önemsiz oyunda bile yenilmeyi kişiliklerine yapılmış bir hakaret olarak gören o kendinden emin, başarılı insanlardandı. Yaşamda önüne çıkanı devirerek yol almaya alışmış ve somut başarıdan şımarmış, kendi kendinin mimarı bu iri yarı adam, üstün olduğu düşüncesine kendini öyle kaptırmıştı ki, ona karşı koyulmasını kendisine karşı haksız bir ayaklanma» ve neredeyse hakaret olarak algılayan bir tip

Bu hırs  halinde anlatıcı kendilerinin amatör olduğunu, asıl başarının kendilerine küçümseyerek bakan şampiyonu yenmek olduğunu vurgulayınca mühendis şampiyonu bulmaya gider. Bir maç yapmak o kadar basit değildir. Her şeyin değeri para ile ölçülür. Neyse ki mühendisin saçılacak parası bol. 

Bir Bay Czentovic'in bana iyilik yapmasına izin vermektense ve sonunda bir de ona teşekkür etmek durumunda  kalmaktansa, para öderim daha iyi.

Zihniyeti ile yarışa tutulurlar. Yenilen pehlivan güreşmeye doymazmış misali tekrar tekrar yenilirler. Taki o yabancının gelişine kadar. 

Tüm dünyası kara tahta üzerindeki piyonlardan ibaret olan dünyaca ünlü satranç şampiyonu  ile tüm dünyası zihninde oluşturduğu kareler üzerinde taş sürmek olan yabancının  satranç karşılaşması başlamış olur. 
Yabancı bu karşılaşma için tereddütte olsa da ; Beni ilgilendiren ve kafamı kurcalayan tek şey, o zaman hücrede yaşadığım satranç oyunu muydu yoksa delilik mi, o tehlikeli kayalığın hemen önünde miydim yoksa çoktan ötesine geçmiş miydim, bunları açığa çıkarmak için duyduğum gecikmiş merak, yalnızca bu. der  ve turnuvaya başlar. 

Turnuvayı kim mi kazandı ?

Kitap hakkında daha fazla detay vermiyorum. Alıntılarla yazıya son veriyorum. Gitmeden de kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Bütün yontulmamış varlıklarda olduğu gibi onda da gülünç bir  kendini beğenmişlik vardı; dünya turnuvasındaki zaferinden beri kendini dünyanın en önemli adamı olarak görüyordu ve bütün bu
zeki, akıllı, göz kamaştırıcı konuşmacıları ve yazarları kendi alanlarında yenmiş olduğunu, üstelik onlardan daha çok kazandığını bilmek, onun o eski güvensizliğini soğuk ve çoğunlukla kabalıkla  özler önüne serilen bir gurura dönüştürdü.

Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri  olmayan bir maketini kurarlar.

Bu kurnaz köylünün, derinde  yatan yetersizliğinin arkasında açık vermeme akıllılığı gizleniyor,

En önemsiz oyunda bile yenilmeyi kişiliklerine yapılmış bir hakaret olarak gören o kendinden emin, başarılı insanlardandı. Yaşamda önüne çıkanı devirerek yol almaya alışmış ve somut başarıdan şımarmış, kendi kendinin mimarı bu iriyarı adam, üstün olduğu düşüncesine kendini öyle kaptırmıştı ki, ona karşı koyulmasını kendisine karşı haksız bir ayaklanma» ve neredeyse hakaret olarak algılıyordu. İlk eli kaybedince öfkelendi, uzun uzadıya ve sert bir tavırla, bunun yalnızca bir anlık bir dikkatsizlik yüzünden olduğunu açıklamaya başladı.

Her meslekte gerçek profesyoneller aynı zamanda en iyi iş adamlarıdır.

Bir Bay Czentovic'in bana iyilik yapmasına izin vermektense ve sonunda bir de ona teşekkür etmek durumunda  kalmaktansa, para öderim daha iyi.



Ama yeryüzünde kimin, hiçliğin kölesi olan benim kadar yararsız ve kullanılmayan zamanı vardı ki, kim bu kadar hırs ve  sabırla doluydu?

Bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkı ya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonun da dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içeriden yaratılacaktı.

... bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu.

Satrancın çekiciliği temelde bir tek şeyden kaynaklanır: Stratejisinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden.

Satrancın eşsiz bir yararı vardı, tinsel enerjinin daracık bir alana yönlendirilmesiyle en ağır düşünce eyleminde bile beyni gevşetmiyor, tersine kıvraklığını ve esnekliğini artırıyordu.

Besbelli ruhumuz için yorucu ve tehlikeli olabilecek şeyleri kendiliğinden yok eden gizemli güçler
var beynimizde, çünkü ne zaman geriye dönüp hücre günlerimi düşünmek istesem, sanki beynimde ışık sönüyordu; bana neler olduğunu düşünme yürekliliğini ancak haftalar sonra, işte tam
burada, gemide buldum.



21 Ekim 2016 Cuma

GÖĞÜ DELEN ADAM - Eric Scheurmann

Kitap hakkında hiç bir bilgim yoktu.  e - kitap indirirken adı ve kapağı ilginç geldi, içeriği okuyunca hemen indirip başladım. Aynı anda 5 kitap  okuduğum için biraz yavaş okusam da akıcı bir kitap. 

Kitap Samoa'da bir kabile şefi olan Tuavii'nin Avrupa da geçirdiği günleri mektupla kendi halkına anlatılmasını konu ediniyor. Kabile şefi denince nedense benim aklıma Afrika geliyor ama değil. Samoa neresidir diye bakayım dedim. Güney Büyük Okyanus'unda, Polezya'da bulunan, adalar topluluğundan oluşan bir ülke imiş. Böyle okuyunca insan aklında kalmıyor da ben hemen haritaya baktım. Avusturalya'nın hemen yanından. 


Kitabı okuduktan sonra yorumlara bakayım dedim. Olumsuz eleştiri yapan olmamış. Sadece kitabın bir yerlinin ağzından yazılmadığını, derleyen kişinin kendi fikirlerini bir yerliden aktarıyor gibi yazdığı konusuna  değinenler olmuş. Öyle bile olsa Avrupalı birinin kendi toplumunu eleştirmesi kolay olmayıp takdir edilmesi gereken bir durum. Yazar güzel bir konuya parmak basmış. 

Kitapta beyaz insandan Papalagi diye bahsedilir. Papalaginin hayata bakışını bir yerlinin gözünden   bölüm bölüm anlatır.
 Kılık kıyafet, yaşanılan konutlar, yollar, arabalar, paralar, zaman yönetimi, makinalar,  meslek edinmek, düşünmek gibi pek çok konuya değinilir. 
En son  da yazarın; Eric Scheurmann'ın hayatı ile kitap biter.  
Yazarın hayatı bile başlı başına bir kitap olabilirken ben sadece Tuiavii'nin notlarına değineceğim. 

Avrupa’yı hiçe sayan Tuiavii, yerli atalarının Avrupa’nın ışığıyla aydınlanmak gibi büyük bir yanılgıya düştüklerinin bilinci içinde sürdürdü yaşamını. Tıpkı ilk beyaz misyoneri, yüksek kayalardan “Defolun gidin, sizi gidi pis iblisler!” diyerek yelpazesiyle kovan Fagasalı bakire gibi o da, Avrupa’nın kötü ruhu temsil ettiğini düşünüyordu; masumiyetini korumak isteyenlerin sakınması gereken yıkıcı ilke olduğunu.

KIYAFET

...  ama biz yine de, etimiz güneşte konuşabildiği için sevinmeliyiz. Bacaklarımızı saran bir örtü, ayaklarımızı ağırlaştıran ayak kılıfları olmadığı için yaban atları gibi koşturabildiğimize, kafamızdaki örtü düşecek mi diye kaygı çekmediğimize sevinmeliyiz. Beyaz adam budala ve kördür. Gerçek mutluluğa karşı sağırdır ve bu utancını gizlemek için kat kat örtünmesi gerekir

KONUT

Kimi barınaklarda, bir Samoa köyünde yaşayan insanlardan çok daha fazla insan oturur. Bu nedenle görüşmek istediğin aiga (aile)’nın adını kesin olarak bilmek gerekir. Çünkü her aiga bu taş sandığın ya alt tarafında, ya üst tarafında, ya da ortalarında, sağında ya da solunda belli bir bölümünü kendine ayırmıştır. Bir aiga diğerlerinin ne yaptığını bilmez. Sanki yalnızca taş bir duvar değil de, Manono, Apolima ve Savaii1  gibi birçok deniz ayırır onları. Çok zaman birbirlerinin adlarını bile bilmezler. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selâmlaşırlar, ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır.

PARA

Bu arada büyük bir haksızlık hüküm sürer. Avrupalmın üstünde hiç düşünmediği, fark etmek istemediği için düşünmek de istemediği bir haksızlık. Çok parası olanların hepsi çok çalışmaz. Aslında herkes çalışmadan para kazanmanın yollarını arar. Şöyle olur: Eğer beyaz adam yemeğini, döşeğini ve evini sağladıktan sonra ayrıca parası artarsa, hemen bu para karşılığında bir kardeşini tutar ve kendi işlerini ona yaptırır. Öncelikle kendi elini pisleten, sertleştiren işleri yaptırır. Kendisinin neden olduğu pisliği ona temizletir. Eğer bu bir kadınsa, hizmetçi diye bir kız tutar. Hizmetçi, pislenmiş örtüleri, yemek kaplarını, beden kılıflarını yıkar, yırtılmış bezleri onarır; efendisinin işine yaramayacak şeyleri yapmasına ise izin verilmez. O zaman da kadın ya da erkek efendinin daha önemli, daha zevkli, elleri pisletmeyen, kasları yormayan ve daha fazla para getiren işler yapmaya zamanı kalır.

PARA

“Bu kadar çok parayı ne yapacaksın?” diye soracak olsan, “Bu dünyada giyinmekten, açlığını ve susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin?” desen, söyleyecek söz bulamaz, ya da “Daha çok para istiyorum, daha çok, daha çok,” der. Böylece sen de, paranın onu hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın. Hastadır o, kaçıktır. Ruhunu yuvarlak metal ve ağır kâğıda adamıştır. Hiçbir şeyle yetinmez, gözü doymak bilmez. Kimseye kötülük etmeden, haksızlık yapmadan, geldiğim gibi göçüp gideyim şu dünyadan diye düşünmez. Hiç aklıma getirmez ki, Büyük Ruh, kendisini yeryüzüne yuvarlak metal ve ağır kâğıtla getirmemiştir. Çok azı bu konuda kafa yorar. Çoğu, hastalıklarına bağlı kalır, yürekleri hiçbir zaman iyileşmez. Paranın sağladığı güçle mutlu olurlar.
...

Buna karşılık da varlıklı olan, kendisine gösterilen saygının gerçekten kendisine mi, yoksa parasına mı olduğunu kestiremez. Aslında saygı gösterilen genellikle parasıdır. Bu yüzden, çok sayıda yuvarlak metali ve ağır kâğıdı olmayanların niye utandığını, zenginlerin onları kıskanması gerekirken niye onların zenginlere özendiğini aklım almıyor.

''ŞEY''LER
Eğer insan çok fazla “şey”e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Çünkü bu, o insanın, Büyük Ruh’un “şey”leri açısından yoksul olduğunun kanıtıdır. Papalagi de yoksuldur, çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür, “şeyleri olmadan yaşayamaz. Saçlarını düzeltmek için, kaplumbağa kabuğundan bir alet yapsa ve saçlarını yağlasa, o alet için bir de kılıf yapar, sonra o kılıf için küçük bir kutu, küçük kutu için de büyük bir kutu. Her şeyi kılıfların ve kutuların içine yerleştirir.

ZAMAN KAVRAMI

Papalagi, “Ne kötü, yine bir saat geçti” diye yakınır. Çok kederlenmiş gibi de yüzünü ekşitir. Halbuki taptaze bir saat başlamaktadır o anda.


DÜŞÜNME

Gelgeldim Papalagi, öylesine çok düşünüyor ki, onun için düşünmek artık bir alışkanlık, bir gereksinim, neredeyse bir zorunluluk halini almış. Ha babam düşünmek zorunda. Düşünmeden, bütün organlarıyla birlikte yaşamayı beceremiyor artık.
...
Diyelim ki güneş pırıl pırıl parlıyor, “Güneş ne güzel parlıyor” diye düşünmeye başlar o an. Ama bu yanlıştır işte. Büyük bir yanlış hem de. Akıllı bir Samoalı güneşin sıcak ışıkları altında kollarını, bacaklarını gevşetir ve hiçbir şey düşünmez. Güneşi bir tek kafasıyla duymaz, elleriyle, ayaklarıyla, bacaklarıyla, karnıyla, bütün organlarıyla hisseder.

110 sayfa için oldukça kapsamlı bir kitap. Ben her konuya değinmeyeceğim ki geri kalan kısmı siz okuyun.
Yanlış hatırlamıyorsam kitabı buradan indirdim.
Elimin altında olsaydı daha çabuk bitirip ve altını çizdiğim satırlara daha sonradan dönüp bakardım.

Felsefe sevenler alsın okusun derim. Başka bir şey ilav etmeden giderim.
Allaha emanet olun. 

8 Mart 2016 Salı

Mim - Yayınevleri

Eskiden ne çok mim cevaplardık. 
Sağdan soldan mimler yağardı.
Zordu cevaplaması, insanın kendini anlayıp anlamlamdırması. Yinede severek cevaplar, bizim gibi düşünen,  davranan var mı diye okurduk.

Uzun zamandır mim cevaplamıyorum. SU mimleyince cevaplamadan geçmek istemedim. 

Yayınevleri hakkında bir mim

Bir göz atmak gerekirse.

 1. EN SEVDİĞİN YAYINEVI

En sevdiğim yayınevi var mı acaba?
 Bu sorunun cevabı okuduğum kitabın türüne göre değişir. O dönem ki okuma türüne göre yada sevdiğim yazarların anlaştığı yayınevlerini bu kapsamda ele almak ne kadar doğru!


Kitaplığın bir kısmını paylaşıyorum.  Bu raflarda sevdiğim yazar ve  okumaktan zevk aldığım türler var.  Aslında başka kısımlarda var ama çok dağınık, düzenlemek içimden gelmedi :)
 Bu fotoğrafta yola çıkarak bir kaç yayınevi veriyorum.
Kubbealtı ( 6 kitap)
Dergâh ( 6 kitap)
Ötüken (6 kitap)
Yapı Kredi Yayınları (7 kitap)
İnsan yayınları  (8 kitap )
Türk Edebiyatı Vakfı,  Yeditepe, Timaş,  Akabe...
Bu liste uzar gider.

2. BU YAYINEVİNDEN OKUDUĞUM BİR KİTABI KISACA YORUMLAYIN

Ben yorum hakkımı seyehatnameler üzerinden yapayım.
Seyahatname,  mektup, günlük tarzı kitap okumaya karar verince konu ile ilgili pek çok kitap ve yayınevi araştırdım.


 Yayınevinden sadece iki kitap okumuş olmama rağmen nedense konu ile alakalı YEDİTEPE YAYINLARI ilgimi çekti.  Halbuki içinde harita yok diye çok söylenmiştim.
YKY dan Battuta Seyehanamesini dipnot açıklamalarından dolayı severek okudum. Kitap tam metin diye geçiyor.  Köye gidince köy kitaplığında Yenişafak Gazetesinin Battuta seyehanamesi ile karşılaştırdım farklı yerleri vardı.

Fotoğrafta sadece Çanakkale ile ilgili olanı okumadım. Onun dışındaki 7 kitabı da tavsiye ederim.

3. BU YAYINEVİNDEN OKUDUĞUNUZ BİR KİTAPTAN SÖZ YAZIN

"Güçlünün, zayıfın tekmesi karşı şaşırışı. Sonsuzluğa bakan gözler orada kendisini terkedene diz çöküyor"
Vüs'at O. Bener - Dost Yaşamasız -YKY

"Hangi mucize ile eski hayat ağacı yeni meyvalarla donarır. "
Beş Şehir - Ahmet Hamdi Tanpınar - Dergah Yayınları

4. YAZARIN OKUDUĞUNUZ BAŞKA KİTABI YADA ÖNERDİĞİNİZ BİR KİTABI VAR MI?

Ahmet Hamdi'nin daha önce Mahur Beste ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okumuştum ikisini okuyamazsanız Saatleri Ayarlama Enstitüsünü muhakkak okuyun.
Vüs'at Bener'in hiç bir kitabını okumadım.  Bu kitapta bitirilmeyi bekliyor :(

5. YAYINEVİNDEN ÇIKAN KİTABINIZ TUTMASAYDI NE HİSSEDERDİNİZ?
Ben ki iki kelimeyi bir araya getirip bir cümle kuramayan biri olarak kitap çıkarmak ?
Oo, yok ben almayayım.

 6. BU YAYINEVİNDEN ALMAK İSTEDİĞİNİZ KİTAP ?

 Bana kalsa sıraladığım yayınevlerinin tüm kitaplarını ( tamam abarttım, çeyreği yeter) alırdım da buna ne bütçem ne de kitaplık el verir :(
 Yinede isim vermeliyim.
Yapı Kredi'den Gerard de Nerval'in Doğu'da yolculuk
ve
Dergah yayınlarından İbni Haldun'un Mukaddimesi  olabilirdi.

Hele şükür mim bitti.
Eskiden, çok eskiden mim niyetine neler yazmışım bakmak isterseniz.
Kitaplar üzerine,
Kendimle ilgili 11 özellik ve 11 adet soruya cevap,
Kendimle ilgili 5 soruya cevap,
Filmler,
Müzikler,
15 yıl sonrası,
Takıntılar,

Blog sahimini tanımak istiyorsanız mim cevaplarını okumanızı tavsiye ederim.

Mim bahanesi ile yazı yazdım :(
Uzun zaman olmuş.
Mimden dolayı su'nun harikalar diyarına teşekkür ederim.
Kendisinin devam eden iki adet çekilişi var katılmak ve detaylı bilgi almak için sırası ile tık tık. 



İkinci çekiliş içerik itibarı ile ilgi çeksede yazarları ve yayınevlerinden dolayı pek emin olamıyorum.  İlahiyatcı ( inşallah yanlış hatırlamıyorum) ev sahibi bizi aydınlatır artık :)

Yazı yazmayı özlemişim.  Ben özledim de tablet pek özlememiş,  artık eskidim diyor. Narincik narincik dokunuyorum beni görmüyor.  Şu aşamaya kadar canım çıktı eksik yerleri tamamlanacağım diye.

O yüzden burada bitiriyorum.
Allaha emanet olun.

12 Şubat 2016 Cuma

Kitaplar kitaplar - Toplum Bilimi Üzerine


Ah efendim bu günler geçer giderde neden haberdar etmez. 
Bir türlü geçmeyen sattler aylar, yıllar hesabı yaparken nedense çabucak geçmiş oluyor. 
2016 yılından iki ay geçmişte fark dahi etmemişim.

Bu zaman zarfında neler okumuşum bir iki kelam edeyim, sonra döner bakarım.



Babamların ( babam ve küçük amcam ) köydeki kitaplığının bir hazine olduğunu fark etmem için yılların geçmesi gerekiyormuş. Allahtan yazın köye gittimde dönerken bir iki kitap aldım.  
Yıllar önce Menekse Abla bana kitap vermişti. O kitaplardan okumadığım kitaplar var. Aynı davranışı köyden getirdiğim kitaplara yapmayacağım en azından yarısını bu yıl okuyacağım. 

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler 
Rasim Özdenören


Uzun zamandır Rasim Özdenören okumak istiyordum ama ne ile başlayacağıma karar veremiyordum. Köy kitaplığında görünce hemen yanıma aldım.  Okumak bugünlere nasipmiş.

Kaliforniya'nın portakal bahçelerinde portakal toplamaya çıkmış yüzbinlerce tarım işçisinin günde üç portakal karşılığında bütün gün çalışmaya mecbur bırakıldıkları için karınlarını doyuramadıkları fakat bahçe sahiplerinin fiyatları düşürmemek için toplanan portakalları denize döktükleri bir dünyada, bir bozukluk olduğunu görebilmek için Kaliforniya'ya portakal toplamaya gitmiş olmamız da gerekmez.

Cümleleri ile başlayan kitap

İnsanın, toplumsal hayatı gibi düşünce hayatının da karmaşıklaştığı bir dünyada "müslümanca düşünme"nin imkân ve yöntemi nedir? İslâm konusunda yeterli "malumat"a sahip olmak, "müslümanca düşünmek için yeter mi? İslâm özü ve bütünüyle kaynaştırılamayan bilginin, düşünme etkinliğini oryantalist bakış açısına mahkûm etmesi kaçınılmaz olmayacak mı?

Cümleleri ile sona eriyor. Kitapta bu son cümleye cevap niteliğinde. 


Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları
Cevdet Sait


Yazar kimdir, neler yazar hiç bir fikrim yok. Insan yayınlarından* daha önce okuduğum kitaplardan yola çıkarak beğeneceğimi düşünerek köyden getirdim. 
Kitaba başlamadan kim olduğuna baktım.  Yazar tanıtımında "Bozulmaların ve kokuşmaların batağı kabul ettiği büyük kent hayatından uzakta beslediği iki ineği ile Şam yakınlarında bir dağın eteğinde yaşamakta" yazıyordu.  Yazar bu devirde yaşasa ne yapar acaba?

Hakkında pek bir şey bilmediğim yazar "değişen" toplumda "gelişim" sürecini ayetler, hadisler ve İslam düşünürlerinden örnekler vererek açıklamış.  Bu kapsamda İbn Temiyye, İmâm Gazali,  Seyid Kutup ve Muhammed Ikbal'den sık sık alıntılar yapmış.

Bizde bir iki alıntı yapacak olursak;

Kur'an-ı Kerim hastalık sözcüğünü çeşitli yerlerde anmaktadır. Fakat bununla kastedilen bireyin bedeninde oluşan rahatsızlık değildir.  Kur'an'da adı geçen kalp hastalığı, fikirlerle münasebetinin ardından oluşan fikri hastalıklardır.  Bu hastalık kişiyi ümmet içinde toplumsal görevini yapamaz duruma getirir. Nasıl kalp yetersizliği bedeni güç sarfı isteyen herhangi bir işe koyulmaktan alıkoyuyorsa, toplumun fikri odalarına çöreklenen zafiyet de toplumu hem bünye, hem de bilgi planında güçlü olmayı gerektiren herhangi bir probleme yönelmekten alıkoyar.

Dokuma esnasında bitki sapları nasıl ilmek ilmek örülüyorsa, nefsin örgütü de zaman esnasında kendisine çeşitli vesilelerle arız olan düşüncelerle fikir fikir örülerek tamamlanır ancak.

Kitap, peygamber sözü ve tüm doğa yasaları, onların farkında olmayan insan için atıl bir nitelik arzeder. Bu, sözkonusu yasaların etkinliklerini yitirmiş oldukları anlamına değil,  Müslümanın onlardan artık yararlanmayacağı anlamına gelir. 
Mesele, kitab'ın uyarma görevini yerine getirmediği değil,  Müslümanın düşünme görevini yerine getiremediği yolundadır.

Yazarın Türkçeye çevrilmiş pek çok eseri mevcut ilerleyen zamanlarda başka bir kitabını okumak isterim.

Toplumbilim Üzerine
Ali Şeriatî


Ali Şeriatî'de uzun zamandır okumak istediğim yazarlardan birisi. Köyde iki adet kitap görünce hemen yanıma aldım.  Hac ile ilgili olan şuan için ilgimi çekmedi, toplum bilimi ( islam düşüncesi ) üzerine okuma yapmışım madem devamı gelsin dedim ve başladım. 
Kitabın giriş kısmında yazar hakkında detaylı bilgi veriliyor olması benim gibi yazarı tanımayanlar için avantaj.
 Direk konuya giriş yapmak isteyenler için 30 sayfalık bibliyograf sıkıcı olabilir o ayrı dava.

Kitap hakkında fikir vermesi için bir iki parça paylaşacağım. 

Hicretin hiç de tarihin ve tarihçilerin göstermek istediği gibi basit bir olay değil, tam tersi son derecede muhteşem bir ilke olduğunu; buna rağmen şimdiye kadar kimsenin bu konuya değinmediğini gördüm.  Bütün tarih boyunca hicret, medeniyetlerin doğuşunda başlıca etken olduğu halde, tarih felsefesi ile uğraşanlar bile bu konuya gereken önemi vermemişlerdir. 
Tarihte bildiğimiz 27 medeniyetinin hepsi, bir hicretten sonra ortaya çıkmışlardır. Bunun bir tek istisnası bile yoktur. Bir başka deyişle,  ilkel bir topluluğun yaşadığı yurdu bırakıp bir baska yere göçmeden medenileşebildiğini gösteren bir örnek yoktur.

İslam, tarih ve toplumun temel ve şuurlu belirleyicisinin, Nietzschenin düşündüğü gibi seckinler, Eflatunun ileri sürdüğü gibi Aristokrasi, Calyle ve Emersonun inandığı gibi büyük insanlar rahipler ve aydınlar değil,  kitleler olduğunu savunana ilk toplumsal düşünce akımını başlatmıştır. 

İnsan davranışlarında hürdür; ama hürriyetini kullanabilmesi için tabiatta daha önceden var olan yasalara uymak zorundadır. 

Adem'in kıssası nasıl insan felsefesinin kaynağı ise; Habil'le Kabil'in kıssası da tarih felsefesinin kaynağıdır ...  Habil'le Kabil'in kavgası her kuşağın yaşadığı bitmeyen hir kavgadır.

Yazarın  Adem'in oğullarından (habil ve kabil ) yola çıkarak toplum üzerine yaptığı yorumlar okunmaya değer. Mutlaka okuyun.


Benzer konularda farklı yazarlar okuyunca yorumlar ve bakış açıları değişiyor. Yeni fikirler, yazarlar ve kitaplar not alınıyor. 

Ben bu üç kitaptan neler öğrenmiş,  neleri not almışım?
Öncelikle yeni yazarlar tanımış, yeni fikirler edinmişim sadece bu bile yeter.

Bu kapsamda Ibn Teymiyye, Malik bin Nebi, Zemahşeri, Ayn El Kuzat Hamadani, Hüseyin M. Mansur fikir sahibi olduğum alimlerden bir kaçı.  

Yeni kelimler öğrenmişim 

Vărid; olabileceği akla gelen
Enfüsi; öznel
Ărız; sonradan ortaya çıkan
Āraz; tıpta belirti
Tazammun;kapsama içine alma
Cebriye; felsefe yazgıcılık
Tecviz; izin verme, yapılmasının uygun bulunması
Cerbeze; güzel konuşma,  becerikli
Heyula; korkunç hal

Toplum bilimi üzerine okuduğum kitaplardan yola çıkarak şuan icin ibn Teymiyye okumayı düşünmüyorum.  O kadar çok basvuru yapıldı ki okumuş kadar oldum. Belki Cezayirli yaxar Malik bin Nebi'den bir kitap okuyabilirim. Veeee uzun zamandır okumak istediğim İbn Haldun'un Mukaddimesini bir an önce okumalıyım. 
Hadi birisi bana dergah yayınlarından hediye alıversin :)
 Aslında okuduğum iki kitap ve iki dergi daha var ama bu yazı çok uzadı o yüzden burada bırakıyorum.  

Allaha emanet olun.

* insan yayınlarından okuduğum kitaplar

27 Aralık 2015 Pazar

Mücella - Nazan Bekiroğlu

Kitap ilk çıktığından beri alıp okumak istemiştim.  Evde alınıp okunmayan o kadar çok kitap var ki içlerinden bir ikisini okumadan yeni kitap almayacağım dedim. 
Baktım AÖF ders kitapları çok vaktimi alıyor başka bir şey okuyamıyorum. Sınav sonrası başarı ödülü olsun ( kesinlikle en yüksek notlar benim olacaktı ), o vakit alacağım dedim. Sınav beklediğim gibi geçmedi.  Ben çalışıp güzel geçmedi diyorsam çalışmadan girenlerin yanında başarılı sayılırım. Bu da kendi çapında başarıdır :) bahanesine sığındım.
Uzun lafın kısası yeni kitap almama bahanelerimi tüketim,  kitabı aldım başladım.


Beklediğim gibi mi? Hayır.  Roman olunca nar ağacı gibi birşey bekliyordum. Öncelikle dil çok çok sade. Yazarın pek çok kitabını yarım bırakmışımdır.
Bitirebildiğim Yusuf ile Züleyha,  Nar Ağacı ve Nun Masallarıdır.

 Bu kitapları okuyan kişi Mücalla'yı başkası yazmış sanabilir.
Sade, akıcı bir dil var. 
Hikaye Trabzon'da geçiyor. Trabzon'u bilmeyen bir Trabzon'lu olarak Karagöz bahçesi,  sipahipazari, kemerkaya neresidir nette gezinmeden bilemedim. 


Hikayeyi biliyorsunuz zaten; hüznün,  yalnızlığın hikayesi.
 Uzun uzun anlatmayacağım, alıntı yapıp gideceğim. 

Eşyanın, sahibinden geri kaldığında nasıl bir yüke dönüştüğünü ilk kez anladım.

Tanımaktı anlamanın ilk şartı. Sevmek anlamaktan sonra gelir.

Sanki beklediği bir duygu varmış da onu yaşatmadan, içinde dolması gereken bir yer varmış da o yeri bulmadan kayıp gidiyordu çiçekler.

Kazalı belalı yolları kazasız belasız atlatmayı, eylemekten çok eylememeyi başaranların çorak bakışı. Yaşanmamıştan çıkarılan gururun acı tacı.

Benden bu kadar, esenkalın.



23 Temmuz 2015 Perşembe

posta kutusunda mızıka

Sevgili Dost, 
Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardır.  Zarf mahremiyettir, mahrem olmasada satırlar.  Bir köşeye çekilinir, yalnız okunur mektuplar.


Satırlarıyla başlar kitap.
Ne hoş giriş.

Geçen sabah senin üzüntülü olduğunu söylediler.  Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar. Yine de ağlamaşsın.

Diyerek devam eder.

Kitabı üniversite yıllarında arkadaşım tavsiye etmişti.
  " okuyunca insanın mektup yazısı gelir " demişti. Aradan yıllar geçti, okul bitti.  Yazarın başka yazıları,  kitapları okundu bu kitaba sıra gelmedi. Belkide en son okunacak kitap olarak  saklanmıştır.



Kitapta altı çizilecek pek çok satır var. Bazı mektuplar dönüp tekrar tekrar okunacak türden.
 Ali Ural okumamış kişiler için iyi bir başlangıç olabilir.
206  sayfa hemen bitiyor. Ben sadece 50 sayfa okuyup bırakacağım diye kitabı elime aldım.  Iki günde bitirdi. Siz benim gibi iki güne sıkıştırmayın. Sindire sindire günde 2 - 3 mektup okuyun.

Alıntılar

Kağıdın mektuba dönüşmesi,  kurşunun altına dönüşmesinden daha az hayret verici değildir. 

Pahalı paltolarla ısıtılan bedenlerimiz, acaba çıplak ruhları için nasıl bir giysi öneriyor? 

Hayat bilgi istediği gibi bedelde istiyor.

Insan bir bakışla ne görebilir?

Elimle koymuş gibi bulacakken, elimden düşmüş gibi kaybettim.

Benden bu kadar, daha fazlası için kitabı okumanızı tavsiye ederim.

3 Mayıs 2015 Pazar

filinta

Normalde dizi izlemem küçük ablam izler ben maydanoz olurum. "Bu kim, ne olmuş, kaç kişi bir kişinin peşinde?" Diyerekten kırk bin adet soru ile kendisini bunaltırım.


Dizi Galata'da geçiyor. 


Galata müşiri olan Filinta Mustafa ve Bıçak Ali daha bebeyken kader yoldaşı olmuşlar. 

Kadı Gıyesettin Hatemi tarafından yetiştirilen iki öksüz büyüyünce Galata'nın en iyi zabıtları olurlar. Tüm davalar şıp diye çözüler.  Ta ki kurulan kumpasla Ali'nin ölüp Mustafa'nın zanlı damgası yediği zamana kadar.  


Kötü adam Boris, hem devletin hemde Mustafa'nın düşmanı. 

Düşmanlık gönül dinler mi?
Boris'in kızı Lara ile Mustafa birbirlerini sevmektedirler.



Baba Boris bu sevdanın engel koyar ama detay vermeyeceğim.


Dizide ortam çok şık. 




 Lara'nın şapkalarına ve Azize'nin kıyafetlerine bayılıyorum. 
Sonradan Süreyya ve Anita karekterleride eklendi. 
Konuyu unut git kıyafetlere bakmaktan. 


Tamam saka yaptım.  Konu gayet izlenebilinecek gibi. Osmanlı'da derin devletten bahsediyor.


 Her konuya büyük bir sakinlikle eğilen kadı her döneme lazım. Birde padişah karekteri var. Eskiden ilgimi çekmezdi, bu dizide dikkat çekiyor.

Dizi hakkında pek çok şey yazılabilir.  Ben burada bırakıyorum.  Siz bir iki bölüme bakın,  devamı gelecektir.



 Iyi seyirler efendim.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Toprak


Keykubad'ın tahtı,  Cem'in tacı toprak.
Kilise, put yerleri, Kabe, toprak.
Lakin bilmiyorum, benim cevherim nedendir?
Gözüm,  göklerin üstünde; tenim toprak.


Muhammed Ikbal, Şarktan Haber

24 Ağustos 2012 Cuma

Od


Bir süre önce almıştım ama okumak bu günlere kalmıştı. İskender Pala severek takip ettiğim yazarlardan biridir. Diğer kitapları gibi bu kitabını da pek beğendim. Son 40 sayfaya gelince biter korkusu ile ara verdim. o ayrı. Baba oğul'un kavuşma anını dört gözle bekledim (beklediğimden daha sade cıktı).


Kitapta pek çok yerin altını çizdim. Hem beğendiklerimin hemde anlamını bilmediğim kelimelerin. Mini lügatdan var alan kelimelerin anlamına bakıp kitaba not düştüm. 

Kısa kısa notlara bakacak olursak;

Alemde sevgiden daha büyük bir umut da, sevgiden öte bir korkuda yoktur. Sevgiden korkmak, korkunun en yüksek derecesi, sevgiden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir!

Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yoksa yiğitlik mi? Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum olmazdı.

Mekan zamana zarf olmaz derler.

Sevgilinin gözünden akan bir damla, bir erkek için ne hazinedir,  ya da hazineyle tartılır. Çaresizlik yollarımızı bağladıysa o damlayı görseniz de iç acıtır, görmezden gelseniz de.

Bilmek, çare olmayı gerektirir. 

Nefsine ağır geleni sakın kimseye tatbik etme! Düşmanın  dahi insan olduğunu unutma. İnsan için en kutsal ibadet çalışmak, doğruluk ve insan sevgisidir. 

Şu alemin şartlarına uydur ama insan ol. Hani su, girdiği kabın şeklini alır ama özde aynı kalır ya.

Dünyalığı sevmek, dostun düşmanı sevmesi gibidir.

Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben od için gidiyordum. 

Bir kimse tüm yaratılmışları bilse ama Hakkı bilmese ona hakim denilmez.

Doğru yola gider isen, er eteğini tutar isen, bir hayırda eder isen, birine bindir, hiç az değil.

Can huzuru ve din rahatlığı elbette fakirliktedir.

Dende madde lehine bozulunca insan nefsi, mana lehine bozulunca da ruhu öne çıkıyor. Biri diğerini bastırıyor.

Dertli ne ağlayıp gezersin burda
Ağlatırsa Mevlam yine göldürür
Nice aşık kondu göçtü buradan
Ağlatırsa mevlam yine güldürür

Sır layık olmayana ifşa bulunmaz.

mini lügat

Od: ateş
Hanendelik: şarkı söyleyen
Fütüvvet: gençlik
Remiz: işaret
Peyk: bir şey etrafında ona bağlı dönmek, uydu
Çalap: Mabud, mevla, Allah
Beli : evet
Tecessüs: bir şeyin iç yüzünü görmek

Kitabın tamamını yazacağımı düşündünüz değil mi? Yazmak isterdim ama vaktim yok, çok üzüldünüz biliyorum :)

Benden bu kadar kitabı en kısa zamanda okumanızı tavsiye ederim. 
Keyifli okumalar, Allaha emanet olun.

Bu arada kırtasiyeleşme etkinliğine katılmak isteyen varsa tık tık